Bir seçimi daha geride bıraktık. İlk defa aktif olarak siyasete karıştım. Aslında böyle bir niyetim yoktu. Kurulduğu günden bu yana, gerek genel başkanının ve gerekse de kadrolarının güven ve itimat telkin ettiği, siyasette eğilmeden, bükülmeden, ilkeli, halktan ve Haktan yana olan tavırlarından dolayı sevdiğim ve tercih ettiğim bir parti olan BBP'nin Malatya il başkanlığının, aday olmam yönündeki teklifleri ile karşılaştım. Bu seçimi AKP'nin açık ara önde tamamlayacağını herkes gibi ben de tahmin ediyordum. İktidar partilerinin ise toplam olarak %10 civarında bir oy alacağını zannediyordum. Solun toplam %30 civarında bir oy potansiyeli olduğu da zaten herkes tarafından biliniyordu. Türk solunun da Türkiye gerçeklerine bigane kalmayacağı ve yeni partileri deneyeceğini tahmin ediyordum ve bundan dolayı CHP'nin %13-14 civarında oy alacağını zannediyordum. BBP için olan tahminim ise %6-7 arası idi.

Böyle bir ortamda gönül verdiğim partinin geleceği ve Türk insanının bir umudu olarak kalması için adaylık teklifini kabul ettim. Liyakat esasına göre hazırlanacak bir listede kaçıncı sırada olacağım benim için önemli değildi. Zaten kazanmak veya milletvekili olmak gibi bir beklentim yoktu. Dediğim gibi AKP'nin tek başına iktidar olacağını tahmin ediyordum. Sadece, eğer o da, halkın beklentilerini karşılayamazsa hiç olmasa halkın bir ümidi daha kalsın diyordum. Bu iddiamdaki samimiyetimi ortaya koymak babında, seçim sonuçları ne olursa olsun, "milletvekili de olsam sıfır oy da alsam bir dahaki seçimde aday olmayacağım dedim."

Şimdi bu seçim sonucunda oluşan sonuçlara göre her bir parti için ayrı ayrı bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Önce seçimin galibi olan AKP. Bu konuda söylenebilecek her şey söylendi. Özellikle Sami Selçuk'un seçimlerden sonraki açıklaması, halkın neden böyle bir tercih yaptığı konusunda gayet samimi ve güzel bir değerlendirme. Bu yazının alt kısmına, değişik renkle Sami Selçuk'un değerlendirmesini aldım.

Tabii halkın genel temayülü bu yönde olunca BBP seçmeninin de ayrı düşünülmesi imkansızdır. BBP 'ye oy verecek olanlar da aynı düşüncelerle ve oylarımız bölünmesin endişesi ile sandık başında tercihlerini değiştirdiler. Bu davranış partimizin aleyhine de olsa Milliyetçi bir davranış şeklidir. Tabii bu davranışın nasıl yanlış sonuçlar getirdiğini de ayrıca analiz edeceğiz. Bu arada ilginç olan MHP seçmeninin garip davranışı. MHP oylarının %bilmem kaç oranında AKP'ye gittiği iddiası yanlıştır. MHP'den AKP'ye giden oylar MHP'nin geçen seçimde aldığı emanet oylardır. Zaten MHP'nin kemik oyu ancak %8-9 arasında tahmin ediliyordu ve bu oyların yarısına yakının BBP'ye transfer olacağı tahmin ediliyordu.

Burada değişik bir bakış açısından MHP tabanına bakalım. Bu taban milliyetçi olarak bilinir. Dolayısı ile son 3,5 yıl içerisinde MHP'nin içinde bulunduğu bir hükümetin yaptığı tahribatın, gözyumduğu hırsızlıkların ve içerisinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların hesabını sormalarını beklemek akla uygun bir düşünce biçimidir. Sonucun beklenen şekilde gelişmemesinin bence bir tek açıklaması vardır ki o da MHP tabanının Türk milliyetçiliğinden ziyade MHP milliyetçisi olmalarıdır.

CHP neden bu denli yüksek bir oy aldı derseniz, bunun da cevabı AKP'de oyların buluşmasından diyebiliriz. Yıllardır Türk halkı değişik adlar altında ikiye bölündü. Halkın sağ denen bölümü oy potansiyelini iyi değerlendirerek her seçimde bir başkasını deneme imkanına sahip. Sol ise ancak refleks olarak hareket edebiliyor. Sağın bir partide buluşması solu da başka bir partide buluşmaya mecbur ediyor. Sol partiler arasında belki de CHP'den daha milliyetçi bir kaç parti daha vardır, geldiklerinde Türkiye'nin önünün açılmasında belki de çok ciddi katkıları olacaktır, ancak bu tepkili yapı devam ettiği sürece bunu öğrenemeyeceğiz.

Burada kısa bir ara özet alalım. Son 5 yılda ülkenin içine sürüklendiği duruma paralel olarak halkta bir tepki oluştu. Halk çoğunluğu AKP'de buluştu. Buna tepki olarak da sol CHP'de toplandı. BBP seçmeni de, solun CHP'de toplandığını görüp, 1991'den bu yana süren ve ülkeyi bu duruma getiren sol iktidarlardan kurtuluşun bir yolu olarak sandık başında AKP'ye mühür bastılar.

Şimdi BBP de yol ayrımında. Ya her şeyi sineye çekerek halkın bir umudu olarak kalmaya devam edecek veya yıllardır izlediği dürüst ve ilkeli siyasete rağmen gerekli desteği alamadığı halkına küsecek, siyaset sahnesinden çekilecek. Bu günlerde BBP kurullarında bu konular konuşuluyor. BBP gibi bir partinin siyaset sahnesinden çekilmesini kabullenemiyorum. Ancak seçim sonuçlarının BBP açısından böyle çıkmasını da hazmedemiyorum.

Malatya'da %12 civarında bir seçmenimiz vardı ve yaklaşık 30.000- 35.000 arasında bir oy bekliyorduk. Ancak aldığımız oy sadece 4.000 civarında kaldı. BBP'ye oy verme niyetinde olup da sandık başında kararlarını değiştirenlerin esas olarak sonuca etkisi olmadı. Çünkü AKP 100.000 oy da alsaydı, 162.000 oy da alsaydı çıkaracağı milletvekili sayısı değişmiyordu. Dolayısı ile AKP'ye verilen 66.000 civarında oy boşa gitmişti ve bunun yaklaşık 30.000'i normalde BBP'ye oy vermeyi düşünenlerdi.

Malatya için verilen bu örnek diğer illerde de aşağı yukarı aynı şekilde tezahür ediyor. Türkiye genelinde AKP'ye verilen ve milletvekili seçiminde AKP'ye katkısı olmayan oyların toplamı 2.300.000 civarında. Bu sonuçlar oylarımız boşa gitmesin diyerek AKP'ye yönelenlerin yaptığı yanlışı apaçık göstermesi açısından önemli. Eğer AKP halkın beklentilerine uygun bir yönetim biçimi sergileyebilirse, problem yok. Ancak geride kalan yıllar bize tedbiri elden bırakmamamız gerektiğini söylüyor. Şu anda BBP'nin siyaset sahnesinden çekilmeyi düşünüyor olması bu olayın bir sonucu. Biz bu kadar oyun boşa gideceğini nereden bilebilirdik diyenler olacaktır. AKP'nin açık ara önde bu yarışı tamamlayacağı zaten belli değilmiydi? Bir de kullanılmayan oylar var. Zamanında kütükleri kontrol etmeyip,seçim günü oy kullanamayanlar, 10 milyon civarında seçmen. Bu seçmenlerin ne kadarı BBP seçmeniydi acaba? Seçim sonuçlarının bu gözle bir değerlendirmesini aşağıdaki adreste bulabilirsiniz.

seçim analizi

Bir hukuk adamı Sami Selçuk konuşuyor:

Niye şaşırdınız ki? Olacağı buydu. Onlar hep kabul edilmek istiyorlardı. Ama hep dışlanmışlardı. Onlara hep ödevleri öğretilmişti. Hakları yoktu ki öğretilsin. Hak istememeli, gözlerini kapamalı, ödevlerini yapmalıydılar. Toplum öncelikli, devlet kutsaldı. Onlarsa birer 'hiç kimse'ydiler.

'Procrustes devlet' her şeye egemen olmalı, bunun için 'hiç kimseleri' gerektiğinde fişleyebilmeli, 'takip, terbiye ve tedip' edebilmeliydi. Adları öğrenci de olsa, onlara öğrenim sunulmuyor, hep eğitiliyorlardı. Devlet eliyle dışlanıp yok sayılmış, ezilmiş, ötekileştirilmişlerdi onlar.

Türk insanı yıllardan beri soruyor, soruyordu. Kadınlar, kızlar niçin saçlarını peruklarla örtmek zorundaydılar? Neden herkes ikiyüzlüydü, sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorunda kalıyordu? Insanı insan yapan, kişiliğimizi dışa yansıtan kimliğimizin yırtılmasına her zaman neden gerek duyuyorduk?

Özgürlük olmadan insan tanımlanabilir miydi? Kendi 'ben'i yasaklanmış biri, insan kalma umutlarını tüketmiş olmaz mıydı? Özgürlük olmadan, kendisi olma hakkı olmadan ahlak, çeşitlilik olmadan gelişme ve zenginlik olabilir miydi? Öteki hep tehlikeli miydi, hain ve düşman mıydı? Öteki olmayınca kusursuz bir temel kimlik ortaya çıkabilir miydi? Devlet, kendi insanından niçin bu denli korkuyordu?

Iktidarı taşrayla paylaşmamak

Belli ki devlet ötekilere güvenmiyordu. Iktidarı taşrayla paylaşmıyordu. Oysa devlet dediğin, dokunduğu her şeyi hukuka dönüştürmeli, kimsenin soyuyla sopuyla, diniyle, mezhebiyle, inancıyla, amacıyla, iç dünyasıyla uğraşmamalıydı. Hizmet etmeli, hesap vermeli, etkili, etkin, yansız ve saydam olmalıydı.

Her şeyi gün ışığında yapmalıydı ki, yolsuzluklar olmasın. Üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğüne geçilsin. Ama devletimiz bir türlü bunlara yanaşmıyordu. Insanları ve partileri özgürleştirecek, uçları evcilleştirecek, gerilimleri yumuşatacak yerde, barışık düzenle yönetecek, toplumu çok canda tek 'yurttaşlık ve biz' kodunda birleştirecek, uzlaştıracak yerde, bireylerin amaçları, niyetleriyle uğraşıyor, tek çözümler dayatıyor, yanaşık düzenle yönetiyor, yasaklıyordu, kutuplaştırıyordu.

Bunları yaparken dayandığı gerekçe çoğu zaman aynıydı: Atatürk ve Atatürkçülük. Atatürk, özetle, "Ben hiçbir değişmez düstur, öğreti bırakmıyorum. Bilim değişiyor. Bilimi izleyenler, beni izlemiş olur" dediği halde, 1930'larda sıkışıp kalan anlayışla yeni yüzyılı yönetmeye kalkıyorlardı, yönetenlerimiz.

Bilime danışıyorum. Diyor ki bu nasıl demokrasi? Neden devletin demokrasisi başka, demokrasinin devleti başka? Neden devletin demokrasisi hep öne çıkıyor, ülke 'bize göre demokrasi' sarmalından çıkamıyor? AB kapısındaki Türkiye zaten bu demokrasinin eksikliğini kabul etmişti. Ama bir türlü demokrasinin devletine geçemiyordu.

Bilim diyor ki, böyle laiklik uygulaması olmaz. Devletin dinler, inançlar karşısında yansız, eşit uzaklıkta olması, dini güdümlememesi gerek. Bunu söyleyenlere, kaldırılan ünlü ve çağgerisi 163. maddeyle yanıt verenler örnek gösteriliyor, ötekilere Atatürkçülük adına saldırılıyordu. Dinleyen yoktu ki, sağlıklı tartışma olsun.

Böylece hem Atatürk ve Atatürkçülük kullanılıyor, hem de Atatürk'e ve Atatürkçülüğe haksızlık ediliyordu. Tıpkı gizli işsizler gibi, aslında birer gizli antikemalistti bunlar.

Evet ötekiler, işsizdiler, açtılar. Peki ama yalnızca bunlar mıydı tepkilerinin kaynakları? Elbette değil. Sivil toplumun soluk boruları tıkanmıştı. Bunalmışlardı. Neden 'öteki' olduklarını anlayamadıkları gibi, neden görüşlerinin incelenmeye değer bulunmadıklarını da anlayamamışlardı.

Oysa aç susuz, yorgun oldukları günlerde bile dillere destan bir kurtuluş savaşını kazananlar onlardı. 1950'de demokrasinin zafer bayrağını diken onlardı. Ama onlara güvenilmiyordu işte.

'Zata mahsus' demokrasi

Istekleri de hep yerindeydi Türk insanının. Bu istekler, demokrasinin yapımında kullanılması gereken taşlardı. Demokrasi kusurlu olmamalıydı. Laiklik, hukukun üstünlüğü, ulusal irade kusurlu olmamalıydı. Peki, ya bilim adamları neredeydiler? Neden doğruları söylemekten kaçınıyorlardı? Çevrede hep fincancı katırları mı dolaşıyordu? Yoksa onlar her zaman 'resmi hizmete mahsus' muydular?

Herkes soruyordu. Vesayetçi, yasakçı, icazetli, düşük yoğunluklu bir demokrasiyle nereye kadar gidilebilirdi? Dönemsel seçimli, bu yüzden dekoratif ve 'zata mahsus' bir demokrasiyle insanlar sürgit aldatılabilir miydi? Aldatmanın kime yararı vardı ki? Aldatma yüzünden Türkiye, halkıyla birlikte 40 yıldır 'AB'ye girmek için kapıda bekliyordu. Çünkü o kapıda haklar, özgürlükler vardı, zenginlik vardı.

Bir zamanlar, bir Yunanlıdan, Portekizliden daha zengin, bir Ispanyol'a eşit düzeyde yaşıyordu Türk halkı. Onlar, AB'ye girmişler, kendisinden beş-altı kat daha zengin ve 10-15 yıl daha uzun yaşıyorlardı. Bundan utanç duyuyordu, kahroluyordu. Ve soruyordu: Beni yönetenler niçin dünyayı zamanında okuyamıyorlar da hep başkalarının çalar saatiyle uyanıyorlar? Neden köklü çözümlerle değil de, günübirlik çözümlerle vakit yitiriyorlar?

'Aristeides kompleksi'

Bu olumsuzluklara Türk insanı seçimde yanıt verdi. Yanıtında iki nokta dikkati çekiyordu. Ilki öfkeydi. Ikincisi bezginlik/bıkkınlık karmaşasıydı (Aristeides kompleksi). Hani şu Maraton zaferinin ünlü komutanının adıyla özdeşleştirilen olgu. Aristeides, 'dürüst, adil Aristeides' diye anılıyordu,

Eski Atina'da. Karşıtı Temistokles tarafından sürgüne gönderilip gönderilmemesi halkoyuna sunulduğunda okuryazar olmayan bir köylü ona oy için kullanacağı ceviz kabuğunun üstüne onun sürgüne gönderilmesi için adını yazmasını istemişti. Aristeides köylüye, Aristeides'i tanıyıp tanımadığını, ondan kötülük görüp görmediğini sormuş ve şu yanıtı almıştı: "Ne tanıdım, ne kötülüğünü gördüm. Ama onun yıllarca dürüst/adil diye anılmasından bıktım, usandım. Bu nedenle de sürgün edilmesini istiyorum."

Işte öfke, bıkkınlık karmaşasıyla birleşince, Türk halkı da, kim ve değeri ne olursa olsun, eskileri acımasızca eledi, toplumsal psikolojinin yasalarına uydu, umut bağladığı kimseleri parlamentoya taşıdı. Sonuçta itilip kakılanların, ezilenlerin, bunalanların, 'takip, terbiye ve tedip' edilenlerin, dışlananların, yok sayılanların, tek sözcükle ötekilerin iktidarı ortaya çıktı. Bu açılardan seçime ve sonuçlarına diyecek bir şey yok. Yok ama sorunlu bir seçim bu. Seçimin hukuksal geometrisi yanlış.

Ilkin, iktidara getirdiği partinin gövdesi seçimin ve parlamentonun içindedir. Ama başı koparılmıştır, seçimin ve parlamentonun dışındadır. Yurtiçinde ve yurtdışında, kamuoyu ve basında bu baş koparmanın temelinde yatan mantığın, ötekilerin iktidarını önlemek olduğu görüşü egemendir.

Yargının bu olaydaki işlevinin tartışılması bile üzücüdür. Ancak ne yazık ki, yargı, bu kanıyı taşıyanların ellerine çürütülmesi zor kanıtlar sunmuştur. Hukukta kavramlar, gerekçeyi, bilgiyi saydamlaştırmak, açıklığa kavuşturmak, ilkeler eşit uygulanmak için var. Kapalı noktaların kilitlerini açan anahtardır bunlar. Oysa bu olayda, hukuka kapalı kilitleri açmak için birer maymuncuk gibi kullanılmışlardır.

'Yokluk yaptırımı' ile önce 'kesin hüküm dokunulmazlığı ilkesi'nin icabına bakılarak hükümlülük kararı yok sayılmış, ardından da açılan gedikten içeri girilerek siyasal hakkı ortadan kaldıran karar onanmıştır. Ama halkın vicdanı, bu onama kararını seçim silahıyla bozmuştur. Karar vardır, ama boşluktadır. Bu nedenlerle hukukun kestiği parmak hem kanamakta, hem de acımaktadır, kanımca kararın düzeltilmesini beklemektedir. Seçim, üzülerek belirteyim ki, bir rövanşa dönüşştür.

Ikinci olarak, yukarıdaki olumsuzlukların da rövanşı olmuştur seçim. Olmuştur ama, katılan seçmenin yüzde 45'ten çoğu temsil edilmediği için, temsili demokrasinin temeline ters düşen, temsilde bunalım yaratan bir seçim de olmuştur. Evet, bu seçim yasalara uygundur. Bu nedenle 'biçimsel meşruluğu' (legitimite formelle) su götürmez. Ancak bu yasalar hukukun 'adalet' ölçütüne aykırıdır.

Bu yüzden seçimin 'maddi meşruluğu' (legitimite materielle) yoktur. Yok olduğu için de toplum huzursuzdur, huzursuz olacaktır. Çünkü, 'Meşruluk, toplumun görünmeyen barış meleğidir' (Ferraro). Dolayısıyla bunalımlara gebedir, toplumumuz.

Bunalımları çözmek iktidarların işi. Gerçekten iktidar, demokrasiye bağlı ise, ülke barajını küresel ölçütlere göre belirleyerek, ittifak ve seçilme yasaklarını kaldırarak, azaltarak, Siyasal Partiler Yasası'nı değiştirerek yeni bir seçime bir an önce gitmeli, temsil bunalımını çözmeli. Demokrasi konusunda içtenliğine inandığım iktidarın bu ilk içtenlik ve demokrasi sınavı olacak.

------------------------------------------------------